10 Ekim 2026, Cumartesi Kulp
KulpPasur
Makale

Bir Köyün Hikayesi Gavgas

Mirze Mehmet Çelik 17 dk okuma 112 okunma
Yazı boyutu

Em dijîn û terin waye (Yaşayıp gidiyoruz işte)

Çi ji me re Gavgas (Gavgas bizim neyimize)

Tér û tijî dibe ziké me. (Tıka basa doluyor bizim midemiz)

Éji birçîbûné nefesa wan bîn dide ji me re çi (Açlıktan nefesi kokanlar bizim neyimize)

Em dekorén mala xwe biguherînin (Evimizin dekorunu değiştirelim)

Mal şewitîne (Evler yakılmış)

Pîsî bi mirovan dane xwarin, ji me re çî …! (İnsanlara dışkı yedirilmiş, neyimize…!)

Önce korucu olmaları istendi Diyarbekir’ın Kulp ilçesi’nin Gavgas (Akdoruk)lı Köylülerinden. Sonra ihtar verildi. Bu olmayınca köyü boşaltmaları için bir hafta süre verildi. Verilen süre doldu ama köylüler yerlerinden kımıldamadılar bile, neden çünkü; gidecek yerleri yoktu.


Gavgas’ta güneş ufuktaki dağların arasından kaybolmuş göğü geceye teslim etmişti.


Gece göğsüne yıldızları serpmişti.

Yıldızlar evcilik oynuyorlardı.

Ay nur saçıyordu dört bir yana.

Çiçekler parfüm sıkıyordu misafirlerine.

Çeşit çeşit meyve ağaçları soluklanıyordu

Dağların göğüslerindeki Sert kayaların içinden dağların doruğuna akan sular en azılı zorbalara direnişi haber veriyordu

Ve birleşip ümmet olan sular koca bir nehir olup harıl harıl çağlıyordu.

Yaratanın korkusuyla taşlar yuvarlanıyordu yerlerinden

Cırcır böcekleri geceye Ney düşüyordu.

Göğü geceden devralmaya hazırlanan güneşten evvel; Gavgas’a devlet girmişti. Köy’ün karşısında Kewl’den görünmüştü zırhlı araçlar, Sîyagılor’dan, mergî’den, sîyamézéli’den, gıraxéyd’den Gavgas dörtbir yandan kuşatma altına alınıyordu Artık Gavgas’da, kumrular değil, baykuşlar öter olmuştu. Anaların yanık ağıtları ’’Gavgas şewitî ’’ newal’larda yankılanır olmuştu.


Gavgas’ın yanından geçen Çemé Gavgasî çağlamaz olmuştu.Sular kurumuştu, çeşmeler akmaz olmuştu. Çobanların kawalları susmuştu. Kasor dağının newallarından yankılanan sesleri ve kuşlarıda susturmuşlardı helikopterler.


Gavgas’taki evlerin etrafını sarmıştı silahlı devlet. Bize yöneldi silahların namlusu. Dolu gibi mermiler yağdı Gavgas’ın dört bir yanına. Kurşunlar delip geçti küçücük bedenlerimizi. Bazen omuzlardaki tabutlarda, bazen panzerlerin arkasına bağlanarak bazen de torbalarda taşındı cenazemiz. Barut kokuları altında, ağızlarda ‘terör’ kelimesi sakız olmuştu sanki. Nerden bilecektik ki; köyümüzü ateş altında tutanın devlet olduğunu, o saf aklımızla, yukarda Allah aşağıda devletin olduğuna, askeriyenin peygamber ocağı olduğuna inandırılmıştık.

Bu nedenle devletin bizi koruyacağını sanıyorduk. Devletlerin teröre kaynaklık ettiğini, korucu olmayanların evlerini yaktıklarını kendisine muhalif olanları terörist ilan edip öldürdüklerini düşünemezdik bile.

Gavgas Yakılıyor

Gavgas köylüleri bomba ve silah sesleriyle uyandılar. Deprem olunca insanların korkup kaçınması gibi kimisi kapıdan kimisi pencereden dışarı atlıyordu askerler Gavgası abluka altına almış guruplar halinde evleri kuşatmışlardı kimi evlerdeki silahlı devlet ev halkıyla beraber eşyalarını dışarı çıkarmaları için kendilerine yardım ediyorlardı üstlerine çaktırmadan, kimi evlerde ise acıma merhamet vicdanları tamamen kendilerinden alınmış devlet evleri içindeki hayvan ve eşyalarla beraber ateşe vermişlerdi. işte o evlerden biri’de Ebdûleziz amcanın eviydi. Horozların güneşi haber vermesiyle dışarıya çıkmaya dağlarda bayırlarda çayır çimenle karnını doyurmaya hazırlanan insanlara etiyle sütüyle ve hatta gübresiyle hizmet sunmaktan başka bir suçu olmayan hayvanların bulunduğu ahırın içine avucunun içindeki tozu atıp ardından kibriti çakmasıyla evin diğer odalardaki samanlık ve evin kimi odalarında paketlenmiş olan tütünlerin alev almasıyla ev bir anda alevlerin arasında kalmıştı. Ebdûleziz Amca ve eşi Gülistan yenge Çocuklarıyla beraber kendilerini zar zor sokağa atmışlardı Gülistan yenge ne olur müsaade edin ineğimin, keçi ve koyunlarımın bulunduğu ahırın kapısını açayım hiç olmasa onları yakmayın. Hayvanların me möö sesleri yürek burkuyor bellimi olur belki onlarda teröre yardım ve yataklık etmişlerdir, belki koruculuğu kabul etmeyerek devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü tehdit etmişlerdir. oy dayee bavoo İbrahim Musa aşkına suyu zehir alevler arasındayız bir cana bir başa kalmışız way way sahi İbrahim için hazırlanan ateş öylemiydi bak insanların yaktığı evleri karıncalar kuşlar su taşıyarak söndürmeye çalışıyor peki çağın ibrahimi nerde ne zaman nemruta karşı evlere evsizlere siper olacak ne zaman ateşi gül bahçesine çevirecek ne zaman nemrutun sinekle ölümüne hesap vermesine vesile olacak.

Annem’in İsteği

Annem evde tek başınadır Babam Gema wétné tepesine odun toplamaya gitmiş kışa hazırlık yapmaktadır. Annem, bir anda askerleri karşısında görünce korku içerisinde Askerlere yalvarmaya başlıyor tülbendini çıkarıp ayaklarına kapanıyor vazgeçirmeye çalışıyordu tekme ile yana itilen Annem’den ellerindeki listeye bakarak babamı soruyorlar.Annem Abdullah’ın odun toplamaya gittiğini söylüyor Kürtçe bilmeyen komutanın öfkesi artıyor neyse ki Türkçe bilen bir köylü söyleneni komutana tercüme ediyor. oy garip anam Kürtçe konuşmanın bu ülkede suç olduğunu, herkesin Türk olmak zorunda olduğunu doğru ve çalışkan olmak için Türk olmak gerektiğini bir türkün dünyaya bedel olduğunu Türkçe eğitim ve öğretimden geçmediği için bilmemektedir.eğitimsiz hiçbir entelektüel birikimi olmayan iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlanan annem sevgi okulunu okumuş zamanının 24 saatinde kendisine misafir olanı ağırlayabilir ekmeğini ikiye bölebilirdi peki eğitimini yurt dışında tamamlayan derin bir entelektüel birikime ulaşan beyler hanımefendiler bunu yapabilirmi?!. Yalan atıyorsun diyor komutan kocan teröristtir. Biz onun teröristlere erzak götürdüğünü biliyoruz.. hayır diyor Annem bizim erzakımız ancak bize yetiyor yemin ederim kimseye erzak götürdüğümüz yok.komutan sert bir edayla ya Abdullah’ı gösterirsin yada evi ateşe veririz .Hediye Anne bu sabahın köründe bu yaşlı ve hasta halimle nerde bulayım onu gittiği yeri söylüyorum gidin kendiniz bulun yada bekleyin kendisi zaten gelir ayrıca daha sonrada gelip size ifade verir sözleri boğazında bırakılarak askerlerden ikisi içerisinde hayvanların bulunduğu Ahıra ikisi ise eşyaların bulunduğu eve yöneliyor aynı anda avuçlarındaki tozu içeriye atmalarıyla ev bir anda alevlerin arasında kalıyordu

Annem dişiyle tırnağıyla gece ve gündüz demeden çalışıp biriktirdiği evinin içindeki eşyaları, benim ve ablam için hazırladığı çeyizleri, hayvanları, arıları değil evde asılı duran mübarek Kur’anı almak için çırpınıyordu boşunaydı çırpınması boşunaydı haykırması anlamazdı şartlandırılmış insanlar anlamazlardı emir kulları sus kadın sus hepiniz teröristsiniz silah dipçiğiyle sırtına vurarak ulan atarım seni ateşin içerisine diyordu eli silahlı bir asker. Gelse gelse aşağılama ve tehdit cevap olarak geliyordu.

Hawarek bilind bû ji Gavgasé çîya ve (Bir hawar yükseldi gavgastan kırlara)

Ji xaniyén şewitînê çirûsk ketin rézan (Yakılan evlerden kıvılcım düştü bağlara)

Rez péketîn dar bilind bûn ketin gundé cîranan (Bağlar tutuşup yükseldi komşu);

Tıyaxsé, Ku, Arqétin ve Gélé köylerine, Kasor ve mılul Dağlarına kara haberi ulaştırmıştı ve adeta bizim gibi yakılmak istemiyorsanız buralardan gidin diye haykırıyordu.Gemawétné tepesinde odun toplamakta olan Babam Gavgas’tan yükselen dumanları görür görmez dizleri kırılıyor, odun kesmek için kaldırdığı balta ellerinden düşüyor dünyası kararıyor başı dönmeye başlıyordu. Keçi yolundan kendinden geçmiş bir halde köyün yolunu tutmuştu. Gavgas’a gelenlerin ayaklarının altına yeşil halı gibi kendini seren Çarkanî tepesine yetişiyor fark edilme ve vurulma korkusuyla déré aflére geçip suyla beraber Gavgasın yanına kadar akıyordu. Kendisini fark eden Hewa nene gözyaşları içerisinde titreyen sesiyle evlerin içindekilerle yakıldığını insanların caminin yanında toplatıldığını adeta kıyameti yaşadıklarını kesinlikle saklanması gerektiğini yakalandığı yerde vurulacağını söylüyor ve Babamı oradan uzaklaştırarak bir nevi hayatının kurtulmasına vesile oluyordu.

Em di nav dinyakî rezîl dené bawerke (İnan ana rezil bir dünyanın orta yerindeyiz)

Em dibîn çopé niftek é péketî (çakılan kibritle yakılan oluyoruz)

Di her şerî de én kuştî em (her savaşta vurulan biz)

Ên çende ji me, xeyalén me man bın enkazé de (kaçımızın hayalleri enkazın altında kaldı)

Umûde me çendan dilé me de man (kaçımızın yüreğinde yakıldı ümitleri)

Ev cîhanek çewane, cîhanék çewane dayé (bu nasıl bir dünya bu nasıl bir dünya Ana)

Bila qehr bike bé dengim, tîme retim dayé (kahretsin suskunum, susuzum, yorgunum Ana)

Tîm tén şewitandin. Alav di hundiréme de (durmadan yakılıyoruz, içimizde alevler,)

Kes natemirîne, li pişt xwe naziviré, li barînîyen dayikan (kimse söndürmüyor dönüp bakmıyor çığlıklarına anaların)

Köy Muhtarı, Weysel’in Çığlığı

İki genç kızı Rojîn ve Zehra ile beraber götürülüyordu Weysel muhtar.Eşi Ğecé ve diğer çocuklarını yakılıp yıkılan evin enkazının başında bırakarak . yüreğini bırakmıştı muhtar vücudu adeta ikiye bölünüyordu bir bölümü götürülüyor bir bölümü enkazda bırakılıyordu. Yaşadıklarını hatırlamak yaşayacaklarını yaşamak istemiyordu muhtar, kızlarımla o iğrenç sorgu odalarınıza götüreceğinize öldürün beni diyordu söylermisiniz bizim suçumuz nedir? yıllardır yer altı ve yerüstü kaynaklarımızı size sunduk,vergilerimizi ödedik, vatan savunması dediniz oğullarımızı düğüne yollar gibi gönderdik bu mu karşılığı Allah aşkına. Maddi durumu iyi olanlar zaten tehditlerinize boyun eğip gitmişler biz fakir ve yaşlı insanlar olarak nasıl silah alalım neyimize güvenerek korucu olalım, yoksa bizden kurtulmanın başka bir yöntemimi bu biz korucu olacak eşlerimiz ve çocuklarımızla öldürülecek sizde koltuklarınızda bir Kürt ailenin daha yok edilmesini şampanyalarla kutlayacaktınız biliyorum sizi bu keyiften mahrum ettik bunun verdiği öfkeyle bizlere karşı bu kadar saldırganlaşıyorsunuz. Size itaat edip emrinizi hemen yerine getirip köyümüzü de boşaltmadık boşaltamazdık yıllardır yaşadığımız bizim için kutsal olan bu toprakları bırakıp gidemiyorduk. Sizin üstleriniz gibi deniz sahillerinde Avrupa’da Amerika’da villalarımız yok ki gidelim... Muhtar biliyordu askerlerin daha önceden PKK’lilerın kılığında köyümüze geldiklerini evlerimize konuk olduklarını yemeklerimizi yiyerek köylüleri denediklerini biliyordu Gavgaslılar olarak kendilerinin PKK’lilere yemek verdiklerini ve fakat bunun sadece yemekle sınırlı olduğunu bütün değerlerine yemin ederek ispatlamaya çalışıyordu fakat bu yardımı kendilerinin korkularından dolayı yaptıklarını buna mecbur olduklarını ve ayrıca Müslüman olduklarını bunun gereği olarak yolda kalmışa yetime öksüze evlerine misafir olarak gelenlere ikramda bulunduklarını, bize bunları yaşatan sizlerde evlerimize misafir olarak gelirseniz sizleride sevgiyle karşılar ve izzeti ikramda bulunurduk diyordu.

‘Terör’ kelimesini ağzında sakız yapan komutan ektiğini biçecekti. Devlet yıllardır ‘terör’ ekiyordu gül biçmesi beklenemezdi devlet babaları çocukların masum bakışları arasında alıp götürüyordu, devlet ateşi evlere ağaçlara değil asıl çocukların, gençlerin bilinçaltlarına atıyordu. Gavgas’ta yakılan bu bilinçler ne olacak, hayatları boyunca içindeki bu yangınla boğuşacak intikam duygularıyla yaşayacak zaman zaman kendi içinde bu yangını söndürmeye çalışacak ama siz yinede rahat bırakmayacaksınız baskılarla asimilasyonlarla içindeki yangını alevlendireceksiniz sonuçta o bilinç dayanamayarak dağlara sığınacak sizin tanımıza göre terör olacak. yaptıklarınızı meşrulaştırmak için kullandığınız bu ‘terör’ kavramı’da nedir, hayvan mıdır, insimididr cinsimidir söylermisiniz. O dönemde Gavgas’da televizyon olmağından köylüler ‘terörün’ ne anlama geldiğini bilmemektedir. Hem sizin yaptığınız nedir yargısız infaz yapmak, ev yakmak hayvan, yakmak, ağaç yakmak, insanları yerlerinden yurtlarından etmek vatandaşın güvenliğini sağlamak mı oluyor.

Ağaçlar’da Yakılıyor

Gavgas’ta yanan sadece evler miydi? 100 yıllık ceviz ağaçlarıydı, meşe ağaçlarıydı, milyonlarca çoğalan ama insanlar gibi istilacı olmayan karıncalardı, dünyanın kefesinde dar gibi duran kertenkelelerdi, dağları ovaları gezip bin bir çiçekten tohum toplayıp bal üreten emekçi arılardı, yavrusuna kundak yaptığı kuşun yuvasıydı. Meyve ağaçlarıydı, üzüm bağlarıydı...

Kendisinden yıllar önce adıda yakılmıştı Gavgasın. Gavgas’ken Akdoruk olmuştu. Adı çok partili döneme geçildikten sonra diğer komşuları ile beraber değiştirilmişti.

Ve ateş atılan yeri yakıyordu beş yıldızlı generaller duymuyordu, ateş atılan yeri yakıyordu rektörler duymuyordu, ateş atılan yeri yakıyordu bürokratlar duymuyordu,ateş atılan yeri yakıyordu silah tüccarları duymuyordu, ateş atılan yeri yakıyordu medya duymuyordu. Duymaları beklenemezdi zaten çünkü; onlar arasında general oğlu yoktu, bürokrat çocuğu yoktu, onların arasında rektör eşi yoktu, onların arasında onları buraya gönderenlerden birinin bir yakını yoktu ki duysunlardı.

Gavgasé ku xwe ne firot, an ha wek gloké agirîye (Kendini satmayan o köy şimdi bir ateş yumağı halinde.)

Gavgas nav çola xwîn û agir da (Gavgas kan ve ateş çölünün ortasında)

Gavgas di nav tora érîşek pir pelos da (Gavgas çok iğrenç bir saldırının ağında.)

Birîna ciyé ne dîyar (Bilinmez yerlere götürmeler.)

Zorandina koçberîyé (Göçe zorlamalar..)

oy xawar..xawar..

Haberi Duyar Duymaz Gavgas’a Gidiyorum

Gavgastan göç eden güvercinler Amed’e acılı haberi getirmişti. Gavgaslılar olarak yastayız Hz. Hamza için niye yas tutulmuyor ikazını Amed alıyor Surlar ağlıyor Dicle feryat ediyor.Gavgas’lılar olarak dostların gitmeyin ısrarlarına rağmen yola çıkıyoruz Lice ile Kulp yolu arasında Seyrek karakolunda durduruluyoruz kimliklerimiz toplatılıp komutanlara götürülüyor eşyalarımız didik didik aranıyor Koçer adlı bir yolcunun un ve diğer erzaklarına PKK’lilere gideceği bahane gösterilerek el koyuluyor. Koçer tepkili yemin billah ediyor Kur’an’a el basarım diyor bu eşyaların tamamı bana ait ben kalabalık nüfuslu bir aileyim bunlar bana az bile diyerek askerleri ikna etmeye çalışıyor. Bütün ısrarlarına rağmen çocuklarının nafakasının büyük bölümüne el koyuluyor. Minibüsün içerisine aşağılanmış onuru kırılmış bir halde dönüyor.Köye giderken yanımdan ayırmadığım çantamdaki fotoğraf maki nama el koyuluyor Toplam beş arama ve kimlik kontrolünden sonra Kewl tepesinde Gavgas’ın karşısındayız Gavgas tanınamayacak halde yanlış yere mi geldik acaba nerde dev ceviz ağaçları, meşe ağaçları, üzüm bağları yeşilimler nerde kuşların cıvıltısı çobanların kawal sesleri nerde keklikler nerde köylülerin emeği göz nuru kendilerine göre görkemli evleri bütün bunların yerini siyah bir görüntü almış savaştan sonra harabe olmuş bir yeri andırıyor. Köye ulaşıyoruz yer gök ağlıyor kadınlar evlerinin başında yanan evlerine güttürülen kocalarına çaresizliklerine, çocuklar belkide bir daha göremeyecekleri babalarına ağlıyor göz yaşlarımızı tutamıyoruz.kömür olmuş ev ve bahçelerin üstünden bizim eve ulaşıyorum başına kırmızı bir bez bağlayan annem ve kurbanlık koyun gibi öldürülmeyi bekleyen babam yakılan evimizin enkazı başında diz çökmüş oturuyorlar. Ağlamaktan gözleri şişmiş olan Annem beni görür görmez dizlerine vurarak başlıyor yanık ağıt yakmaya

Wî de mala min
Wî de mala min
De herê malan min mala min mala min,
Mala bavê min mala mêran e ha wa weylo…
Û çadira bavê Emîn danî li ser latê
Belê îro sê roj e Alayê Pasorê
Tevî mufreza cendirme tabûra eskerê vî Xelatê
Belê digerîne li Bavê Emîn, Suwarê Kovê
Li vê dews û li vî rêç û li vî sîpané û taqîbatê
Wele wezê nakevime ber girtina û kuştina Bavê Emîn
Wezê dikevime ber heyra vê heyrê
Û axalerkê me ser re dibêjin
Çawa tu bûye fîrar û mehkûm û qacaxê hikûmatê

Yüreğimdeki yangını dahada alevlendiren yanık ağıtıyla yıllardır görüşemiyor uzcasına bana sarılıyor sanki yaşadığımı görmenin sevincini yaşıyordu. Annem bana neye geldin oğlum diye soruyor senin için çok endişeleniyorum ben korkma ana diyorum hem canımızdan başka kaybedecek neyimiz kaldı ki…

Geceyi köyde kalan köylülerle beraber iki odası yanmamış okulda geçiriyoruz zira okulun yapımı çimentodan olduğu için tamamıyla yanmamıştı.

Anlatılmaz bir destandır yaşadığımız ne sazla anlatılır ne sözle kanlı battaniyelere sarılıp yığılmıştık okulun içine, ağıtlar gecenin sessizliğine karışmıştı, göz yaşlarımız çemé gevgasi’ye katılmıştı, yıldızların gölgesinde bir acılı sessizlik sarmıştı yüreklerimizi

Belirsiz Bir Geleceğe Doğru Göç

Sokaklarda kalan Gavgas’ın köylüleri olarak kimimizi itile kalkıla ve küfürler eşliğinde sorgu odaları bekliyordu kadın ve çocuk ağırlıklı kimimizi ise belirsiz bir geleceğe doğru göç. Traktör römorklarında kamyonlarda yada ilkel teknelere doldurulmuş perişan bir halde Onurlarımızı yüreklerimizi ateş yumağında bırakarak gidiyorduk. Bazılarımız Kulp’a, bazılarımız acılar şehri Diyarbakır’a geriye kalanlarımız ise mevsimlik işçilik için çalışmak özere Anadolu’nun büyük metropol varoşlarına katıldık. Diyarbakır’da işsiz, İstanbul’da inşaat işçisi, Karadeniz’de fındık toplayıcısı olduk. Çocuklar olarak selpak mendil satıyor, Eskimo satıyor, ayakkabı boyacılığı yapıyor evin geçimini sağlıyorduk.

Biz bu zulme karşı koyamıyorduk, haykıramıyorduk. Güçsüzdük, acizdik. Ama insanlığın bizden daha aciz olduğunu nereden bilebilirdik ki. İnsan dediğin, kişilikli olur, onur ve izzet sahibi olur. Villalarında oturup televizyonları başında asimile maymuna dönüşen bedenimizi izleyen suskunların zalimlerden ne farkı olabilirdi ki. O anneler, babaların yüreği sızlamaz mı hiç.

Babalarımızı ya öldürdüler, ya da alıp götürdüler işkencelerden geçirdiler asmayıp da besleyelim mi deyip kayıp etiler bir daha hiç gelmedi. Her kapı açıldığında, ‘baba’ diyerek kapıya koştuk ama nafile. Babalarımız bir siluet olarak kaldı hafızalarımızda. 40 yıllık emeğimizin bulunduğu evimizi yaktılar hayvanlarımızla beraber arılarımızı bile yaktılar, tek başımıza sokak ortasında, yanan evlerimizin başında karalar giymiş yetim evsiz barınaksız kalmıştık.

siz hiç yetim kaldınız mı?
Sizin hiç gözlerinizin önünde evleriniz yakıldı mı?
Siz hiç aç ve evsiz kaldınız mı?
Büyükşehirlerin varoşlarına sürülmenin ne demek olduğunu bilir misiniz.
Siz bana sokmayan yılan bin yıl yaşasın diye dua edenler.
Siz kafa yormayan suya sabuna dokunmayanlar.
Siz satın alan hiç durmadan tüketenler
Siz her odaya dev ekran televizyon yerleştirenler
Siz yeni model araba peşinde koşanlar.
Siz paranın doymak bilmez canavarlarına ölü çocuk bedenleri sunanlar.
Siz torba ekmekleri çöpe gönderenler
Siz evsiz barksız milyonlara aldırmadan, hiç adım atmadığınız odaların harcına, tuğlasına milyonlar harcayanlar.
Siz üstsüz başsız milyonlara aldırmadan, aldıkları paçavraları dolaplarına tıkıştıranlar.
Siz evlerinde adım atacak yer bırakmayacak kadar eşya yığanlar.
Siz mideyi tıka, basa dolduranlar.
Siz Allah’tan korkmaz, kuldan utanmazlar.
Siz ahretlerini dünyalarına satanlar.

Biz yakılan köylerin, varoşların, göç zedelerin, cezaevlerinin, toplanma kamplarının çocukları,

Biz Gavgas’ta barut kokusu bedenine sinmiş, Halepçede kimyasal gazların, Fellucede, Ramalahta bombaların hedefi olmuş, Afrika çöllerinde ve diğer coğrafyalarda açlığa mahkum edilmiş çocuklar olarak yükseltiyoruz sesimizi ve haykırıyoruz;

Ey zalimler,
Ey suskunluğu ile zulme ortak olanlar
Yetmez mi biz çocuklara çektirdikleriniz!
Yetmez mi katliamlarınız,işgalleriniz,sömürünüz, zulmünüz.

Ey Gavgas
Ey serhıldan yurdu
Ey acı köy
Ey bir ömür uğruna ağladığım yar
Ey ekin yerine kin veren toprak
Ey feryatları göğe ayakları Amed’in Anadolulun varoşlarına uzanan çocuk
Ey Kudüs’ün kalkanı Selahattin’in torunları
Ey yetim ümmet’in yetim evlatları
Ve
Ey kimsesiz mazlumlar!
Size de diyoruz ki, zulme karşı direnin, sabredin.
Hepimizi öldüremezler ya!
Bir ölüyor bin diriliyoruz.

Sapan taşları ile Modern silahlara karşı direnen İntifada’nın çocukları gibi geliyoruz dünyanın dört bir yanından.

Ateşe atılan İbrahim gibi geliyoruz
Denize sürülen Musa gibi geliyoruz.
Adanmış Meryem ve Beşikteki İsa gibi geliyoruz
Kuyuya atılan Yusuf gibi geliyoruz.
Süleyman’ın rüzgarı gibi geliyoruz
Mağara arkadaşları gibi geliyoruz
Bedirin aslanları gibi geliyoruz.
Farkımızın farkında olarak geliyoruz.

Gavgas Direniyor

Köylüler mağduriyetlerinin bir nebze olsun giderilmesi ve kendilerine zülüm yapanların cezalandırılacağı umuduyla evlerinin askerler tarafından yakıldığını belirten bir dilekçeyle kulp adli makamlarına başvuruda bulunmuşlardı. Onlar bu ülkede kak aramanın suç olduğunu nerde bil sinlerdi, onlar devlet evimizi yakmıştır demenin suç olduğunu nerde bil sinlerdi. Başvuruda bulunanlar apar topar gözaltına alınmıştı. Ne bu dilekçe kim yazmış bunu diye bağırıyordu yetkili kişi devlet ev yakmaz, devlet köy boşaltmaz. Köylüler şok olmuştu. Yaşadıklarına mı inanacak yetkilinin bağırarak söylediklerine mi. ax benim saf köylülerim kimi kime şikayet ediyorlar askeri askere devleti devlete şikayet ediyorlardı da farkında değillerdi. Dayaktan geçirilen köylüler bir daha böyle bir girişimde bulunursanız; Evlerinizden, Hayvanlarınızdan, Topraklarınızdan olduğunuz gibi canınızdan da olursunuz haberiniz olsun şimdi def olun gidin gözüm sizi görmesin diyordu yetkili. Umduğunu bulamayan köylüler çaresizlik içerisinde zorla sürüldükleri yerlere ve kendilerine ait olmayan hayatı yaşamaya gidiyorlardı yaşayacakları hayata hayat deniyorsa eğer. Korkmuştu köylüler, boyun etmekten, susmaktan, kaderlerine razı olmaktan başka seçenek bırakılamamıştı kendilerine.

Gavgas dînya ra çend kilimetroyo (Gavgas dünyaya kaç kilometre)

Kîngé milé xo kerd çewt (ne vakit büktü boynunu)
Gazana mamuşagî (dağlarda menekşeler)
Teberé hudûdîrawo (kaplama alanı dışında mı)
Umudé hé ézmanana dalaqnayo (gökyüzüne salınan umutlar)
Şima çewt femnékerd (yanlış duymadınız)
Laşé mad hemayk perçé şerepnalan esté (gövdemizde şarapnel parçaları duruyor hâlâ)
Çımané mad duman, goşté mad waré işkenjı (gözlerimizde duman etimizde işkence izleri)
Mixrofonande ma ra yeno vatış é ko xerepnané û é ko teroristé (terörist de bozguncu da biz oluyoruz mikrofonlarda)
Ekranande ma recm bené (ekranlarda recm edilen bedenimiz)
Mektebande zıwané ma înkar bené…! (Okullarda inkar edilen dilimiz…!)

Gavgas AİHM’de

Biz Altun ailesi olarak; Acılarla, insan çığlıklarıyla , kan ve gözyaşlarıyla olgunlaşmış, genellikle ‘ölümlerin’ yaşadığı kentin Diyarbekır’ın fakir mahallelerinden biri olan, daha çok çevre ilçe ve köylerden göç eden insanları bağrına basan Ali paşa mahallesinde tek odalı, kerpiçten yapılı, banyosunun olmadığı, banyo ihtiyaçlarının tuvalette karşılandığı bir evde oldukça yoksul bir hayat yaşıyorduk. Kulptaki dilekçeli başvuruda umduğunu bulamayan köylülerden Babam olağanüstü şartların hakim olduğu, faili meçhullerin yaşandığı yargısız infazların yapıldığı bir diyarda kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış öldürülme pahasına yaşadıklarını AİHM’sine götürmeye karar vermişti. Tabi bu kararı vermesi kolay olmamıştı ilk başata çok korkan ve kesinlikle gitmeyeceğini söyleyen babama sen gitmezsen ben giderim dememle beni kaybetmek istemeyen babam ancak gitmeye ikna oluyordu. Evini ve hayvanlarını yakan kendisini ve ailesini yıllardır yaşadığı topraklarından edip, açlığa ve yoksulluğa mahkum eden devletten hesap somaya kararlıydık. Başından geçenleri tekrar yaşarcasına anlatan Babamı dinleyenler kaygıyla dinliyor ve anlatılanlara inanmakta zorlanıyorlardı. Babamın başvurusu AİHM tarafından hemen kabul edilmiş ve işleme konmuştu. Köyün diğer mağdurlarına başvurmaları için ısrar etmemize ve kendilerine yol göstermemize rağmen Kulp’ta feci bir şekilde dövülen ve korkutulan köylüler daha önce yaşadıklarını bir daha yaşamak istemediklerini belirterek Babamla beraber AİHM’sine başvurmaya yanaşmamışlardı. Gavgas’ın çığlığı Avrupa’da yanıt bulmuştu ve Gawga’sa atılan ateş Ankara’ya sıçramıştı. Devlet savunmadaydı. Yıllar sonra sonucu açıklanan mahkemede devlet Bize tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Devlet adına yargısız infazlar yapanlar, faili devlet cinayetler işleyenler, işkenceler yapanlar, köylerimizi yakma ve boşaltma talimatı verenler hala ellerini kollarını sallayarak dolaşmakta ve zaman zaman zulümlerine devam etmektedirler. AİHM’de yargılanmasına ve mahkum edilmesine sebep oldukları devletle beraber adaletin yerine gelmesi için bunlarında yargılanıp hak ettikleri cezaya çarptırılmaları gerekiyor. Bunların cezalandırılması yanan ateşe bir kova su dökülmesi anlamına gelecektir. Zira bunlar yangına devlet adına odun taşımaya devam etmektedirler. Yada devlet yangını söndüreceğine bunları kullanarak odun taşımaya devam etmektedir.

Not: Köy ve yer isimleri Kürtçe’deki halleriyle yazılmıştır. (Emin ALTUN Haksöz))

02.06.2004 aa Haberine Göre

MAHKEME SONUCU;

AİHM, KÖY YAKMA DAVASINDA TÜRKİYE’Yİ TAZMİNATA MAHKUM ETTİ

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde köy yakma iddiasıyla açılan bir davada, Türkiye'nin maddi tazminat ödemesine karar verdi. Diyarbakır'ın Kulp ilçesine bağlı Akdoruk köyünde yaşayan Abdullah Altun, 1994 yılında AİHM'ye yaptığı başvuruda, güvenlik güçlerinin evini yakıp mallarını tahrip ettiğini öne sürmüştü. Altun'un şikayetini değerlendiren AİHM, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) aile yaşamına saygıyla ilgili 8. ve mağduriyetin karşılanmasıyla ilgili 13. maddesiyle birlikte, mal ve mülk hakkının korunmasıyla ilgili 1. protokolün 1. maddesini ihlal ettiğine hükmetti. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı gereği, Abdullah Altun'a (Babama) mahkeme masrafları da dahil toplam 51 bin 500 Euro maddi tazminat ödeyecek.

Strasbourg

2005-01-09 10:38:22)-
Emin ALTUN


NOT: http://mizan.de/modules.php?name=News&file=article&sid=702&mode=thread&order=0&thold=0 adresinden alınmıştır
— Mirze Mehmet Çelik 23 Ocak 2026
Kalemin sahibi Mirze Mehmet Çelik 1 yayımlanmış eser
Tüm Yazıları